Endülüs’te bir İstanbullu!

İspanya’ya yerleşmeden önce her İstanbullu gibi koskoca bir kaosun içinde yaşıyordum. Sabahın erken saatlerinden akşamın körüne kadar oradan oraya koşmacalı, hep bir yere yetişmeceli günlerdi. 24 saat hiç yetmezdi ki! Ortalama bir iş gününde bir İstanbullu’nun günde minimum 4 saati trafikte geçse, 8 saat uyusa, minimum (!) 8 saat de çalışsa kendine ayırabileceği maksimum 4 saati kalıyor. O kadarcık zamanda hangi birşeye yetişebiliyoruz ki?

Ve sonra birgün hayatımın yönü Asya’dan Avrupa’ya döndü; İspanya’ya yerleştim. İyi mi yaptım? Bence iyi yaptım. Ama ilk günlerde hatırı sayılır bir kültür şoku yaşamadım değil. İstanbul’un o gürültülü kalabalığından çıkıp Malaga’nın bir sahil kasabasına düştüğümde o şok etkisi bir tokat gibi yüzüme çarptı: Hayat burda çok ama çok yavaştı! Ve bu yavaşlığa alışmak gerekiyordu!

‘Amaan sen de! Tek derdin bu olsun’ demeyin. Beni ancak, yirmi küsür yıl boyunca hep bir yarışın içinde olan, itiş kakış arasında yolda yürümeye çalışan, toplu taşıma aracında boş yer bulunca sevinçten çıldıran, iş/ aile/ özel/ sosyal hayat sarmalında rollerini dengelemeye çalışırken şappadanak yere yapışan yurdum insanı anlar. İstanbul bu! Hızına ayak uyduramıyorsanız sizi şöyle sağ şeride alalım.

Ve bu yavaşlık, normal değil arkadaşlar. Hani Ege ve Güney kasabalarında zaman yavaşlar, insanlar yavaşlar ya; o İspanyol yavaşlığının anca kare kökü olur! Hani varsa içinizde buralara yerleşmeyi planlayan ya da hayal eden, buyrun size ’10 maddede bir İstanbullu Endülüs’te nasıl hayatta kalır?’ rehberi. Bu kıyağımı unutmayın.

1* En önemli madde: Sinirlerimize hakim oluyoruz. Adamlar rahat! Bunu baştan kabul edelim. Senin için içini yese de o garson istediği zaman senden sipariş alacak ve o yemek onun istediği zaman önüne gelecek. Şikayet etmek mi? Sakın deneme, suçlu çıkarsın. Sen en iyisi çantanda bir galeta falan bulundur, beklerken midenin suyunu alır.

2*Vücut saatini buraya göre ayarla. İstesen de istemesen de zaten biyolojik saatin kendini hizaya sokacak. Güneşin yazın 22:00 gibi bir saatte battığı bir ülkede öyle saat yedi oldu akşam yemeği yiyelim moduna girmeyeceksin. Haliyle gece 01:00’den önce de yatamayacaksın.

3*Gündüz saat 14:30 dedin mi burada hayat durur. Durur kardeşim! Siesta dedikleri birşey var duydun mu? Saatler iki buçuğu gösterdiğinde istisnasız her İspanyol evinde yemek sofrasındadır. 15:30 dedin mi yazın sıcağı, yemeğin ağırlığı ile ufak bir siestayı hak etmiş olur. Saat 17:30-18:00 gibi de işlerine geri dönerler. Sen de o arada sokaktaysan melül melül kapalı dükkanların vitrinlerine bakarsın.

4*Desibel problemi: Aynı Türklerde olduğu gibi İspanyollarda da bir ulusal ve kalıtımsal duyma problemi mevcut bence. Benim gibi karnından konuşan ve yüksek sese tahammülü olamayan biri için tam anlamı ile cehennem azabı! Yapacak birşey yok, bir yerden sonra daha az acıtır diye umut ediyorum. Kendi sesimden de bir alto nasıl çıkacak onu hiç bilmiyorum.

5*Pazar günü öyle alışveriş merkezi gezmesiymiş, dükkanlara bakmacaymış, market alışverişi yapmacaymış… Bunları unutalım. Pazar günü bildiğin hayalet şehir. Ekmeğini, suyunu cumartesiden stokla, paşa paşa otur evinde. Zaten bu sıcakta nereye çıkacaksın?

6*Sürekli bir festival hali: Bak işte bu güzel. İnsan bir affalamıyor değil ama çabuk alışıyor. Her ay başka bir şehir feria’sı, lunaparklar, oyunlar, kostümler, flamenkolar! Bir de ‘procesion’denen dini bir geçit törenleri var, bildiğin bayram havası. Onu tek başına ayrı bir yazı konusu.

7*Sabah, öğle, akşam birer posta sıcak muhabbeti yapılmasına alış, bundan sıkılma. 40 derecenin altını zor gören, haberlerde sıcak hava alarmlarından başka birşey izlemeyen, geceleri sıcaktan gözüne uyku girmeyen Endülüs insanı için bu konu can damarıdır!

8*Birbirini tanımayan insanların birbirine aşırı aşırısı samimi davranması: Valla biz sıcak kanlı milletiz derdim ama buradakilerin yanında Danimarkalı kalırız affedersiniz! Kızsan ve bir erkekle selamlaşıyorsan, yeni tanışıyor olsanız bile şapır şupur öpülmeye hazırlıklı ol. Birbirini tanısın, tanımasın, aralarındaki ilişki her ne resmiyette olursa olsun insanların birbirine ‘guapaaa!’ ve ‘guapooo’ diye hitap ettiğini çokca duyacaksın. (İspanyolca guapa, güzel kız ve guapo, yakışıklı çocuk anlamına geliyor.)

9*Alkol bolluğu: Şimdi Türkiye’de ayran, kola ne? Burda o şarap, bira, rom. Bu kadar ucuzluk ve bollukta sosyal içicilikten alkolikliğe terfi etmen an meselesi! Her öğün mis gibi şarapları, biraları gövdeye indirirken bunların yol,su ve elektirk kısacası ekstra kilo olarak döneceğini unutma. Her ne kadar 1.5 euroya dünyanın en güzel şarabını içebiliyor olsan da kendini çok kaptırma.

10*Bir arada kalmışlık mücadelesi: Hayat kalitesi yüzde yüz artıyor olsa da bazı noktalar var ki diyorsun burası Avrupa olamaz, Akdeniz ülkesi olmanın o tatlı ve hoş meltemiyle bir adım geride kalmışlar. Sonra başka birşey görüyorsun ve bu sefer ‘Adamlar yapmış, bizim daha 20 yılımız var bu günleri görmeye’ diyorsun. Velhasıl kelam, hep Atlantik Okyanusu ile Akdeniz’in mücadelesini izliyorsun.

Reklamlar

One thought on “Endülüs’te bir İstanbullu!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s